Önceki yazılarda bahsettiğim üzere Pikap’ta markalara sunduğumuz metodoloji üç temel yaklaşıma dayanıyor: tasarımı büyümenin merkezine koymak (Design-centered Growth), zekâyı sezgiden ayırmadan veriyi anlamlandırmak (The Intelligence Layer) ve tüm bu çıktıları sürdürülebilir stratejiye entegre etmek (Strategy as Translation). Bu yaklaşım bizi çoğu ajansın konumlandığı yerden farklı bir noktaya taşıdı. Artık markalarla dışarıdan çalışan bir ekip değil, onların içinde büyüyen bir uzantı gibiyiz. Peki biz, müşteriye bu kadar yakın çalışırken; değişen ekipler, yeni roller ve artan maliyetlerle bu sistemi nasıl sürdürülebilir kılıyoruz?
Ajansa adım attığım ilk günden beri, yalnızca işlerimizi değil, işleyiş biçimimizi de tasarlamaya çalışıyorum.Amacım bir şema çizmek ya da süreçleri düzenlemek değil, markalara işbirliği içinde sürdürülebilir büyüme sağlayacak bir yapı kurmaktı.
Buna bizim değer önerimizi şekillendiren bir kültür arayışı diyebilirim. McKinsey ve Deloitte gibi büyük danışmanlık şirketlerinin yayınlarını uzun süredir takip ediyorum.
Bu raporları okurken fark ettiğim şey, ister teknoloji ister tasarım olsun, büyümenin özü hep aynı yere çıkıyor: birimlerin arasındaki duvarları kaldırmak ve herkesin aynı hedefe odaklanmasını sağlamak.
Bu yaklaşım bana her zaman mantıklı geldi çünkü kariyerim boyunca yatayda kendini geliştiren, multidisipliner bir yönetici olarak çalıştım.
Tasarımın sezgisel tarafını, stratejinin analitik yönüyle birleştirmeyi; veriyi, insan davranışıyla birlikte okumayı hep önemsedim. Dolayısıyla Pikap’ta kurduğum sistem de bu bakış açısının doğal bir uzantısı oldu.
Benim için disiplinleri bir araya getirmek bir tercih değil, zaten çalışma biçimimin kendisi.Bu yüzden veri analistlerini, stratejistleri, tasarımcıları ve geliştiricileri aynı denklemde buluşturdum. Bu yapıyı biz kendi içimizde Intelligence Stack olarak tanımlıyoruz. Zamanla bu sistem sadece işleyişi değil, birimlerin düşünme biçimini de değiştirdi. Her hafta yapılan Growth Sync oturumlarıyla veriyi, tasarımı ve stratejiyi bir araya getiriyoruz. Her ekip aynı tabloya değil, aynı soruya bakıyor: “Bu iş gerçekten markayı ileri taşıyor mu?”
Bu sistemin en büyük handikapı, markalarımız için üretilen verinin hacmiyle orantılı olarak artan iş yüküydü. Bir birimlik işe dört farklı disiplin aynı anda bakmaya başladığında, maliyetler de dört katına çıkıyordu.
Bu açmazı günümüzün en büyük kolaylaştırıcısı olan yapay zekâyı sürece entegre ederek aştık fakat AI’ı sistemin merkezine yerleştirmedik. Yapay zekâ bizim için bir karar mekanizması değil, hız kazandıran bir altyapı.
O yüzden bu alanda Human-in-the-Loop yaklaşımını benimsedik. AI veriyi işliyor, modeli kuruyor, analizleri hazırlıyor; ancak nihai değerlendirme yine insanda. Çünkü içgörü hızlanabilir ama sezgi kısaltılamaz. Peki tasarım bunun neresinde?
Bir tasarımcı olarak, büyümenin çekirdeğine kendi bakış açımı yerleştirdim. Design-centered growth fikri bu sistemin sadece bir parçası değil, yönünü belirleyen pusulası oldu.
Tasarım bizim için estetik bir sonuç değil, stratejik bir başlangıç. Kullanıcı deneyimi, marka dili ve veriye dayalı davranış modelleri aynı zeminde birleştiğinde; büyüme bir kampanya değil, doğal bir refleks haline geliyor. Bir iş tamamlandığında süreç bitmiyor; her proje bir sonrakine devrolan bir öğrenme taşıyor.
Zamanla bu döngü, metodolojiden kültüre evrildi. Artık sistem bizi yönetmiyor, biz sistemi yaşıyoruz. Her tasarım kararı, her veri sinyali, her stratejik hamle aynı kültürün içinden geliyor. Bu yola çıktığımda şunu söylemiştim:
“İyi tasarlanmış her sistem, sonunda kendi kültürünü üretir.”
Kültürü oluşturan ve kaynağı derinleştirebilecek diğer üç yazımızıa buradan ulaşabilirsiniz.
Süreçleri değil, bağlantıları yönetme yaklaşımı
Yapay zekânın ürettiği sonuçların insan tarafından denetlendiği ve geliştirildiği iş akışı.
Tüm birimlerin aynı hedefe hizalandığı haftalık strateji döngüsü
Veri, kreatif ve teknoloji disiplinlerinin ortak büyüme çerçevesi
Tasarımı büyümenin stratejik çekirdeğine yerleştiren yaklaşım